Yol hiç bitmez, uzar gider
Başladığı kapıdan
Az gittik uz gittik ama
Gücüm yettikçe yola devam
Bacaklarım yorulsa da
Yürürüm varana dek anayola
Yollarla işler birleşir orada
Bilmem yolculuk sonra ne yana

J.R.R. Tolkien

31 Ocak 2012 Salı

the descendants: ya da bir dost...

Bu gece bana uyku yok sevgili dostlar. Tüm biriktirdiklerimi dökmem gerekiyor. Biliyorsunuz sonrasında kalıyor. Önümüzde oscar ödülleri töreni varken onbir senedir yaptığım gibi aday filmlerin tümünü izlemeye gayret ediyor, üç aşağı beş yukarı tahminlerde bulunuyor, kah sonuçlara üzülüyor kah seviniyorum. Başkaları bu işi fuzuli bulabilir ama benim için sinema ve söz konusu oscar ödül töreni olunca akan sular durur. Neyse lafı fazla uzatmadan bu senenin güçlü adaylarından olan the Descendants'a gelelim.

Şimdi söyleyeceklerim size deli saçmalaması olarak gelebilir ama izlediğim filmler ile içinde bulunduğum ruh hali arasında pozitif bir korelasyon var. Yani açıklamak gerekirse hem ruh halime göre bilinçli olarak film seçiyorum hem de ruh halim bilinçli olarak bana izlemem gereken filmleri seçiyor. (Sevgili Freud kurmuş olduğum bu cümle karşısında ne derdi merak ediyorum doğrusu ???) İşte haliyeti ruhiyemin bana son oyunu the Descendants'dır. Muhtemelen bu filmi geçen cumartesi değil de başka bir gün izleseydim bu kadar beğenmeyecektim. Şimdiden söyleyeyim bu nedenle bu film için tarafsız yorumlar yapamayacağım.

The Descendants, bu senenin diğer adayları gibi mütevazi bir film. Filmin yönetmeni Alexander Payne olunca bu kaçınılmaz oluyor. Bağımsız sinemanın en tanınmış yönetmenlerinden olan Payne bu defada sıradan insanların aslında hiç de sıradan olmayan öykülerini yalın ve samimi bir dille anlatıyor. Önce çaresiz bir şekilde yedek ebeveyn olduğunu itiraf eden Matt King (George Clooney) takılıyor kameraya. İşlerinin içinde boğulmuştur, çevresinde olup bitenlerden habersizdir. Küçük kızı Scottie'nin (Amara Miller) nelerden hoşlandığını bilmemektedir ya da büyük kızı Alex'in ( Shailene Woodley) okuduğu yatılı okulun adını. Çünkü bunları onun yerine eşi takip etmiştir, üç aydır konuşmadığı ancak aynı çatıyı paylaştığı eşi. Ancak bir gün o ideal cam fanus tuzla buz olur. Matt King'in eşi Elizabeth bir tekne kazası geçirir ve bitkisel hayata mahkum olur. Matt bir yandan eşinin tekrardan hayata tutunmasını beklerken bir yandan da gerçek anlamda ebeveyn olmanın mücadelesini vermeye başlar. Alex'i okulundan alır ve hep birlikte evlerine dönerler. Geçen yıllar neticesinde aralarına kalın duvarlar örmüş olan baba kız zor da olsa bu duvarları yıkmaya başlarlar. Matt hayatının hiç de göründüğü gibi olmadığını anlar. Merkezi O olmayan bir yaşam yanından akıp geçmiştir. O ise bazen bilinçli bazense bilinçsiz bir körlüğü tercih etmiştir. Gerçekler su yüzüne çıktıkça Matt'in bulanık kafası netleşmeye başlar. Hazmetmesi kolay değildir ama kalkıp yürümesi gerekmektedir, kızları için, kendi için bir de çok sevdiği ataları için. Hawai'nin toprak zenginlerinden olan King ailesi bu acılı süreç içerisinde bir de mal mülk satışı ile ilgilenmektedir. Para mı yoksa doğa mı ikilemi içerisindedirler. Bu da karar verilmesi gereken bir diğer konudur.

Kısacası the Descendants için hayata ilişkin bir yön bulma, kendini bulma filmi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir farkındalık, artık görüyorum demek, görüyorum ve bundan sonra böyle yapacağım demek. Belki ilk başta öfkelenmek, kin beslemek, intikam ateşini hissetmek ama sonra bunların boş olduğunu anlamak sadece üzerini çizgiyle çekmek, arkaya bir daha dönüp bakmamak, geleceğe doğru yol almak... Tabi herkesin filmden çıkaracağı anlam farklı olacaktır ama benim için budur. Ve muhtemelen ileride bu filmi bana yardımı dokunmuş bir dost şeklinde hatırlayacağım. Bu dostluğu sağlayanın güzel senaryonun yanısıra duru oyunculuklar olduğunu da belirtmeden edemiyeceğim. Sizi bilmem ama ben bu filmde diğer performanslarını ikiye hatta üçe katlayan bir George Clooney izledim. Matt King sıradan görünmesine rağmen öylesine vurucu bir karakter olmuş ki, sözleri, koşması, beklemesi ama en çok gözünden aşağı süzülen çaresizliğini dile getiren yaşları insanın yüreğine işliyor. Keza kızlarını oynayan oyuncular da çok başarılı. Özellikle de Alex rolündeki  Shailene Woodley. Bu adı bir yere not edin çünkü ilerleyen senelerde sıklıkla duyacaksınız. Havuz sahnesindeki çaresiz çığlıkları unutulur gibi değil. Film içerisinde yine daha çok bağımsız filmler de görmeye alıştığımız tanıdık yüzler ortaya çıkıyor. Mesela Alan Arkin. Kendisini görür görmez ağzım kulaklarıma vardı. Sanırım o küçük Little Miss Sunshine etkisi halen devam ediyor, bilemiyorum işte :)

Uzadıkça uzar bu yazı ama burada noktayı koysam iyi edeceğim. Eğer imkanınız varsa bu filmi izleyin derim. Düşünmek için, hayata yeniden dört elle sarılmak için. Bir de geçen yılın son kez muhasebesini yapmak için.

2011 biliyorum sevinçlerden çok acılar yaşattın ama tüm bu olumsuzluklar için de bizlere harika filmler armağan ettin. Bu senenin ödül törenlerinin sönük geçeceğini söyleyenlere inat ileride sinema açısından güzel bir yıl olarak anılacağını biliyorum. Haydi bakalım, o zaman izlemeye devam.


                                                                                    Görüşmek üzere. Bol sinemalı günler ;)

30 Ocak 2012 Pazartesi

and the oscar goes to : 84. oscar ödülleri adayları

Oscar'ın habercisi Altın Küreler derken geçen hafta içerisinde bu sene 84. gerçekleştirilecek Oscar ödülleri adayları açıklandı. Ben miskinliğimden ancak bu hafta yazabiliyorum adaylıklar üzerine mazur görünüz sevgili dostlar. 

Bu yılın adaylarını Tom Sherak ve Jennifer Lawrence açıkladılar. Tom Sherak'a diyecek bir lafım yok ama Jennifer Lawrence yine kılık ve kıyafet konusunda sınıfta kaldı. Bu kadar güzel bir bayanın sürekli kötü tercihler yapması bizleri hafiften kızdırdı. (Amanın yoksa bloğum moda bloğuna mı dönüyor, bu işi erbablarına bırakıp asıl konumuza dönsem iyi olacak :) )

Bu sene katıldığı festivallerden ödüllerle dönmesini bilen vedarı iftarımız Bir Zamanlar Anadolu'danın yabancı dilde en iyi film kategorisinde ilk dokuza kalamaması adaylıkların açıklanması öncesinde beni ufak çapta bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Gerçi belliydi. Klasik Oscar normlarının dışında anlaşılması, izlenmesi zor bir filmdi ama 2011'in en iyi işlerinden biriydi, adaylığı geçtim de ilk dokuza kalmayı hak ediyordu. Neyse diyelim bir başka bahara kalsın ödül avımız. Bir Zamanlar Anadolu'da nın ilk dokuza kalamayışı akabinde Cannes'da bu sene Altın Palmiyeyi kucaklayan ve gözümde enfes bir sinema şaheseri olan The Tree Of Life'ın da adaylık alamayacağını düşündürdü ama yanılmışım. The Tree of Life en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi görüntü yönetmenliği kategorilerinde adaylıkları kaptı. Keşke bu üç ödülü de alsa diyor naçizhane gönlüm ama gerçekçi olmak gerekirse en iyi görüntü yönetmenliği dışında diğer ödüllerde şansı maalesef düşük. Ancak Terrence Malick'in hem yaşı hürmetine hem de daha önce verilmeyen ödüller nedeniyle (bkz. Thin Red Line) bu sene Akademinin bir güzellik yapıp bu güzel ve özel insana ödül vermesini çok ama çok isterim. Ne diyelim işte bir umuttu yaşatan insanı :)


The Tree of Life dışında fazla bir süpriz yaşamadım diyebilirim adaylıklarda. Belki Tinker Tailor Soldier Spy bir kaç dalda daha aday olabilirdi. Bir de 2011'in yıldızı parıl parıldayan Ryan Gosling'i şu listede görememek biraz şaşırttı. Sanırım akademi üyeleri Ryan'ın biraz daha pişmesini istiyorlar. Umarım Ryan Gosling bu yolda devam eder ve uzunca yıllar biz onu izleriz.

26 Şubat'da sahiplerini bulacak Oscar Ödülleri Töreni'ninden önce uzun ve muhtelemen sıkıcı bir yazı ile tahminlerimi sizlerle paylaşırım dostlar ama öncesinde izleyeceğim çok film var. İzledikçe yorumları burada olacak. Tabi bir de izleyemiyeceklerim...Özellikle de yabancı dilde en iyi film kategorisinde. A Seperation dışında diğer filmleri bulmak, izlemek imkansız gibi. Aklıma ister istemez 2000'li yılların başı geliyor. O zaman belki köşe başını saran multi teknoloji ile donatılmış AVM sinemalarımız yoktu ama Oscar ödül töreni öncesinde çoğu filmi görme şansımız olurdu. Hem de aylar öncesinden. Şimdi ise ödül törenin bitmesi bekleniyor genellikle. Şanslıyız ki  The Artist geçen hafta vizyona girdi. Umarım bu gidişata bir son verilir. Ben artık vizyona girecek diye aylarca hatta yıllarca film beklemekten çok ama çok usandım dostlar. Neyse huzurlarınızda kısacık vedamı yaparken 84. Oscar Ödülleri adayları ile başbaşa bırakayım.

Görüşmek Üzere . Hoşçakalın ;)

best motion picture of the year nominees:

the artist (2011)
the descendants (2011)
extremely loud and incredibly close (2011)
the help (2011)
hugo (2011/ii)
midnight in paris (2011)
moneyball (2011)
the tree of life (2011)
war horse (2011)

best performance by an actor in a leading role nominees:
demián bichir for a better life (2011)
george clooney for the descendants (2011)
jean dujardin for the artist (2011)
gary oldman for tinker tailor soldier spy (2011)
brad pitt for moneyball (2011)

best performance by an actress in a leading role nominees:
glenn close for albert nobbs (2011)
viola davis for the help (2011)
rooney mara for the girl with the dragon tattoo (2011)
meryl streep for the iron lady (2011)
michelle williams for my week with marilyn (2011)

best performance by an actor in a supporting rolenominees:
kenneth branagh for my week with marilyn (2011)
jonah hill for moneyball (2011)
nick nolte for warrior (2011)
christopher plummer for beginners (2010)
max von sydow for extremely loud and incredibly close (2011)

best performance by an actress in a supporting role nominees:
bérénice bejo for the artist (2011)
jessica chastain for the help (2011)
melissa mccarthy for bridesmaids (2011)
janet mcteer for albert nobbs (2011)
octavia spencer for the help (2011)

best achievement in directing nominees:
woody allen for midnight in paris (2011)
michel hazanavicius for the artist (2011)
terrence malick for the tree of life (2011)
alexander payne for the descendants (2011)
martin scorsese for hugo (2011/ii)

best writing, screenplay written directly for the screen nominees:
the artist (2011): michel hazanavicius
bridesmaids (2011): kristen wiig, annie mumolo
margin call (2011): j.c. chandor
midnight in paris (2011): woody allen
jodaeiye nader az simin (2011): asghar farhadi

best writing, screenplay based on material previously produced or published nominees:
the descendants (2011): alexander payne, nat faxon, jim rash
hugo (2011/ii): john logan
the ides of march (2011): george clooney, grant heslov, beau willimon
moneyball (2011): steven zaillian, aaron sorkin, stan chervin
tinker tailor soldier spy (2011): bridget o'connor, peter straughan

best animated feature film of the year nominees:
une vie de chat (2010)
chico & rita (2010)
kung fu panda 2 (2011)
puss in boots (2011)
rango (2011)

best foreign language film of the year nominees:
rundskop (2011): michael r. roskam(belgium)
hearat shulayim (2011): joseph cedar(israel)
in darkness (2011): agnieszka holland(poland)
monsieur lazhar (2011): philippe falardeau(canada)
jodaeiye nader az simin (2011): asghar farhadi(iran)

best achievement in cinematography nominees:
the artist (2011): guillaume schiffman
the girl with the dragon tattoo (2011): jeff cronenweth
hugo (2011/ii): robert richardson
the tree of life (2011): emmanuel lubezki
war horse (2011): janusz kaminski

best achievement in editing nominees:
the artist (2011): anne-sophie bion, michel hazanavicius
the descendants (2011): kevin tent
the girl with the dragon tattoo (2011): angus wall, kirk baxter
hugo (2011/ii): thelma schoonmaker
moneyball (2011): christopher tellefsen

best achievement in art direction nominees:
the artist (2011): laurence bennett, gregory s. hooper
harry potter and the deathly hallows: part 2 (2011): stuart craig, stephenie mcmillan
hugo (2011/ii): dante ferretti, francesca lo schiavo
midnight in paris (2011): anne seibel, hélène dubreuil
war horse (2011): rick carter, lee sandales

best achievement in costume design nominees:
anonymous (2011/i): lisy christl
the artist (2011): mark bridges
hugo (2011/ii): sandy powell
jane eyre (2011): michael o'connor
w.e. (2011): arianne phillips

best achievement in makeup nominees:
albert nobbs (2011)
harry potter and the deathly hallows: part 2 (2011)
the iron lady (2011)

best achievement in music written for motion pictures, original score nominees:
the adventures of tintin (2011): john williams
the artist (2011): ludovic bource
hugo (2011/ii): howard shore
tinker tailor soldier spy (2011): alberto iglesias
war horse (2011): john williams

best achievement in music written for motion pictures, original song nominees:
the muppets (2011): bret mckenzie("man or muppet")
rio (2011): sergio mendes, carlinhos brown, siedah garrett("real in rio")

best achievement in sound mixing nominees:
the girl with the dragon tattoo (2011)
hugo (2011/ii)
moneyball (2011)
transformers: dark of the moon (2011)
war horse (2011)

best achievement in sound editing nominees:
drive (2011)
the girl with the dragon tattoo (2011)
hugo (2011/ii)
transformers: dark of the moon (2011)
war horse (2011)

best achievement in visual effects nominees:
harry potter and the deathly hallows: part 2 (2011)
hugo (2011/ii)
real steel (2011)
rise of the planet of the apes (2011)
transformers: dark of the moon (2011)

best documentary, features nominees:
hell and back again (2011)
if a tree falls: a story of the earth liberation front (2011)
paradise lost 3: purgatory (2011)
pina (2011)
undefeated (2011)

best documentary, short subjects nominees:
the barber of birmingham: foot soldier of the civil rights movement (2011)
god is the bigger elvis
incident in new baghdad (2011)
saving face (2011/ii)
the tsunami and the cherry blossom (2011)

best short film, animated nominees:
dimanche (2011): patrick doyon
the fantastic flying books of mr. morris lessmore (2011): william joyce, brandon oldenburg
la luna (2011): enrico casarosa
a morning stroll (2011): grant orchard, sue goffe
wild life (2011): amanda forbis, wendy tilby

best short film, live action nominees:
pentecost (2011): peter mcdonald
raju (2011): max zähle, stefan gieren
the shore: terry george
time freak (2011): andrew bowler, gigi causey
tuba atlantic (2010): hallvar witzø

22 Ocak 2012 Pazar

the artist : silence is not easy...

The artist adını ilk defa Cannes film festivalinde duyurmuş, başrol oyuncusu Jean Dujardin'e en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırmış ve gösterimi sırasında izleyiciden bayağı bir alkış koparmıştı. Cannes'ı sırasıyla diğer festivaller ve ödüller takip etti. Geçtiğimiz günlerde ise Altın Küre... Oscar'a sayılı günler kalmışken the artist oldukça iddialıyım demeye başladı.

Ödüller önemli ama bunları bir kenara bırakacak olursak buram buram nostalji kokan, sessiz sinemaya ve onun bol mimikli çok yetenekli oyuncularına saygı duruşunda bulunulan enfes bir film var karşımızda. O nedenle fazlaca anlatıp tadını kaçırmayacağım. Belki daha sonra uzunca bir yazı yazabilirim üzerine. Şimdilik filmden güzel karelerle baş başa bırakayım sizi.






Görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Filmden Tadımlık Sahneler:




Ben de tap dansı yapmak istiyorum :)

20 Ocak 2012 Cuma

karlar düşerken cümleten donuyoruz...

Merhaba dostlar. Yine uzun bir aranın ardından karşınızdayım. Şöyle geçen iki haftaya baktığımda anamdan emdiğim süt burnumdan geldi desem yanlış olmayacaktır. İş yerindeki bitmek bilmeyen çalışma döngüsü, üzerine doktoranın final çilesi (Allah'tan iyi geçti) nedeniyle beynim pelteye döndü. Hatta çoğu zaman konuşmaya dermanım olmadığından susmayı tercih ettim. Ama güzel şeyler de olmadı değil. İşten paçayı kurtardığım vakitlerde- ki bu oldukça nadir oluyor-kendimi evime atıp kitaplarıma, filmlerime sarıldım. Ve bir de senelerden beri yapmak istediğim bir şeye başladım: Japonca öğrenmek :) İlk ders sonrası neden bu kadar geç kaldığım için hayıflandım. Gerçi şimdilik kanjiler yok. Yani ortalık güllük güllistanlık. Kanjiler başladığında ne olacak merak etmekteyim ama kanjilere sempati besleyen bir birey olarak umarım aramızdaki bu ilişki hep böyle devam eder. İzleyip göreceğiz sayın seyirciler.

Japonca kursu yanında bir de çok güzel bir süprizi getirdi. Uzun zamandır görmediğim, bu sene Amerika'dan yurda dönen arkadaşımla kursta karşılaştık. Kaderin bu cilvesi karşısında haliyle bir şaşkınlık yaşasak da haftasonlarını beraber geçirecek olmanın sevinciyle havalara uçtuk. Gerçi arkadaşım İspanyolca sınıfında olsa da kurs öncesi ve sonrasında, ders aralarında muhabbet bağına girip eski günleri yad etmek boynumuzun borcu oldu. Hay hay o zaman :)

Japonca kursu dışında diğer bir önemli hadise ise yılbaşında Let it Snow dememize rağmen bizlere yüz vermeyen karın geçen hafta lapa lapa yağması ve Ankara'yı çocukluğumdaki gibi yapmasıydı. Ankara'nın güzelliği kar yağınca ortaya çıkar. Bembeyaz olur Kuğulu'su, Güven Park'ı, Seğmenler'i. Elmadağ karşıdan parıl parıl parıldar, soğuk nefesini üfler kente. Bizler de ellerimiz soğuktan buz kesse de kar adamlarımızı yapmak, kar topu savaşına katılmak için soluğu sokakta alırız. Bir de kaymanın keyfi... Bu iş içinse genellikle yokuş, kuş uçmaz kervan geçmez bir sokak seçilir (bkz. bizim evin önü :) )Kah kızak kah naylon poşetle eğime doğru insan kendini bırakır, çığlıkları kulaklarında. O zaman ne dert kalır ne de tasa. Bu sihirli zaman diliminde uzaklaşıverilir sorunlardan bir anlığına olunsa da. Sonrasında ise ıslak eldivenleri, atkıyı, pantolonu kurutmak için evin yolu tutulur.

Tavşan kanı bir çay içilir ya da sımsıcak bir salep. Şansa bakın ki kestaneler de hazır sizi beklemektedir. Bencillik yapıp tüm kestaneleri tabağınıza doldurduktan sonra odanızın yolunu tutarsınız. Perdeleri aralar, koltuğunuzu pencerenizin önüne getirirsiniz. En sevdiğiniz kitap elinizdedir ve hafif bir melodi kulağınızda (tercihen Michael Bublé) kar yağmaya devam ederken siz sayfaları çevirirsiniz. Karı seyeredek kitap okumanın zevkine vararak aslında hayatın ne kadar güzel olduğunu düşünürsünüz. Evet Ankara'da kış böyledir, en azından benim kışım böyledir. Bu masalı var etmek için de karın yağması elzemdir. O nedenle kış kapıyı çaldığında " let it snow" derim. Bu sene dualarım kabul oldu. Tam da zamanında kar yağdı. Sonrasının çetin geçeceğini bekliyorduk ama bu kadarını da açıkçası beklemiyordum. Gerçi çocukluk hatıralarım daha düşük dereceleri gördüğümüzü fısıldıyor ama küresel ısınmanın gasp ettiği yıllardan sonra bu soğuklar canımızı daha fazla yakmaya başladı çünkü unutmuşuz. Ama defalarca dediğim gibi ben soğuğu sıcağa tercih ederim. Zihnim sıcakta kendinden geçip milyonlarca parçaya ayrılırken soğukta makine gibi işler, bir dediğimi iki etmez. Hızlı düşünür ve genellikle isabetli tercihlerde bulunur. Herşeyi oluruna bırakmaz, dizginleri eline alır, çalışır, çalışır, çalışır...


Sanırım kavruk tenime inat kuzeyin iklimi bana daha uygun. Burada da başarılı sayılırım ama kuzey ülkelerinden birin de olsam angelicx2 olacağımdan şüphe yok. Ama ruhumuza işleyen Akdenizliği, düzensizliği seviyorum işte. Zaten belli de oluyor konuyu nasıl dağıttığımdan. Neyse efenim ben huzurlarınızdan ayrılırken güzel Ankara'nın güzel fotoğraflarıyla başbaşa bırakayım sizi. Görüşmek üzere. Sevgiyle, sağlıcakla kalın.

P.S: Ankara'da karın keyfi nerede çıkartılır diye soracak olursanız hiç süphesiz ilk cevabım Kuğulu Park'dır. Kuğulu Park sakinlerine yem verip, güzel kareleri ölümsüzleştirdikten sonra istikametiniz Tunalı Hilmi Caddesi olmalı. AVM çılgınlığına inat cadde  ve sokak dolaşarak alışveriş yapacağınız sayılı mekanlardan biridir burası. Aklınıza gelebilecek her türlü dükkanı barındıran bu cadde hem uzun zamandır ertelediğiniz alışverişinizi yapmanız hem de yol üstündeki şık cafeleri ile sıcak bir mola için ideal. Burada ise tercihim Tapas. Hele bir de Pazartesi ya da Perşembe akşamı yolunuz düşmüşse çok daha iyidir. Pazartesi Tango, Perşembe ise Flamenco gecelerinin düzenlendiği bu mekanda bir yandan içkinizi yudumlarken bir yandan da dansın ritmine kendinizi bırakabilirsiniz. Benden söylemesi. Evet çok konuştum, kaçıyorum. Tekrardan görüşmek üzere :)

Güzel bir dinlemelik ;)


8 Ocak 2012 Pazar

japon yapmış


Uzun zaman önce okuduğum kah bu gün kah yarın diyerek üzerine yazı yazmayı sürekli ertelediğim güzel ve faydalı bir kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum bu gün, sevgili dostlar. Kitabımızın adı Japon Yapmış, yazarı ise Hazine Müsteşarlığı çalışanlarından Onur Ataoğlu. Şimdi Hazine, Müsteşarlık kelimeleri bir araya geldiğinde gözünüzün önünde ilk olarak siyah takım elbiseli, asık suratlı, gazetelerin sadece ekonomi sayfalarını okuyan insanlar gelmektedir ama yazarımızı bu genellemenin dışında tutmak lazım. Aslında benim de dahil olduğum finans sektörü çalışanları olarak en fazla müzdarip olduğumuz husus, hayatımızın ne kadar da sıkıcı olduğu yönündeki eleştirilerdir. Örneğin bir inşaat mühendisi kolon uzunluğunu hesaplamayı oldukça zevkli bir iş olarak görürken bizlerin piyasa datalarını incelemesini oldukça sıkıcı bulmaktadır.  Ama bizler beton kalitesine ilişkin fikirlerimizi saklı tutarken kendileri yok finansçılar böyle şöyle, yaşamları da yaşam değil diye atıp tutmaktadır. Neyse varsın bizleri ve işimizi sıkıcı görsünler, önemli değil. Belki birazdan konuyu dağıtma huyumdan vazgeçip de anlatmayı başlayacağım kitap ve yazarı bu önyargıları bir parça törpüler. Haydi o zaman başlayayım.

Kitabımızın yazarı 2000’li yılların başında Ekonomi Müşaviri olarak Tokyo Büyükelçiliğine atanır. Japonya farklı bir coğrafya ve oldukça farklı bir kültürdür.  Her ne kadar bizleri çok seven ve yurdumun en olmadık köşelerinde karşımıza çıkan, her daim yardımsever ve güleryüzlü bu ulusun insanları ülkemizi bizden daha iyi bilseler de bizim Japonya ve Japon kültürü hakkında bildiklerimiz son derece sınırlı, yapılan araştırmalar ise son derece azdır. Haliyle Japonya’ya ayak basan her Türk gibi Onur Ataoğlu da bir şaşırma sürecine girer ancak kendileri kaderine razı olmaz. Japonya’yı bir baştan bir başa gezmeye ve bu ülkeyi yakından tanımaya koyulur. Türkiye’ye döndüğünde ise gerek Japonya’ya yolu düşecek olanların gerekse de benim gibi bu ülke ve kültürüne ilgi duyanların işine yarayacak şekilde başından geçenleri anlatmaya başlar. Bunun sonucunda ise ilk olarak Japon Yapmış kitapçı raflarında yerini alır, sonrasında ise henüz okuma fırsatı bulamadığım Japon Ne Yapmış.
Japon Yapmış kitabında, Japonya’nın iklimden, coğrafyasından, tarihinden, meşhur çay seremonisinden  (Mustafa kulakların çınlasın J), animelere ve mangalara kadar çok değişik alanlarda çok önemli bilgileri  ediniyorsunuz. Kitabı okurken çoğu yerde, yüzümde gülümseme yer yer de  buna eşlik eden kahkahalar eksik olmadı. Bu nedenle özellikle şunu yapın, bunu yapmayın şeklinde insanı kurallar silsilesi içerisinde ezen gezelim görelim kitapları karşısında çok iyi bir alternatif. Bunun yanında kitapta çokça tekrarlandığı üzere Japonya’nın ve Japon kültürünün zıtlıklar üzerine kurulduğunu da öğrenmiş oluyorsunuz. Geleneksel olan modern olanın iç içe geçmesi… Aslında o kadar da yabancı değiliz bu kavramlara ama ülkemizde malum taraf olmak zorundasınız, ortada durmaya hakkınız yok. Ama Japon yapmış işte... Biz de şuna bak bir dediği bir dediğini tutmuyor ya da bir yaptığı bir yaptığını tutmuyor diye eleştirilirken bu durum Japonya’da gayet normal.  Hal böyle olunca tası tarağı topla doğru Japonya’ya taşın diye içimdeki maceracı zıpır beni dürtmüyor değil.  Kitabı okudukça ise fiziksel olarak en ufak bir benzerliğim bulunmayan Japon halkı ise ruhsal bir gönül bağımın olduğunu fark ettim. Burada fazlasıyla garipsenen tepkilerim, düşüncelerim bu uzak diyarda bayağı kabul edilebilir cinsten özellikle dürüstlük, çalışkanlık, kendini bir işe adama konularında bir Japondan farkım yok… Japonya’ya gitsem uyum sorunu yaşarım kesinlikle ama; yurdum insanına nazaran ortama daha çabuk adepte olurum çünkü ruhum hafiften Japonmuş :P

Neyse benim çene düştü, kitaptan biraz alıntı yaparak yazımı noktalayayım. Aslında konu Japonya ve Japon kültürü olunca sabaha kadar konuşmaya hazırım ama sizleri sıkmayı istemem. Bir de haftaya bir aksilik çıkmazsa başlayacağım Japonca kursuna bırakıyorum anlatacaklarımı. İlerleyen günlerde nereden başladım buna şeklinde dert yanmalarım olacaktır muhakkak o nedenle hakkımı şimdiden kullanıp da bitirmeyeyim değil mi :)  Ayrıca Onur Ataoğlu’nun bloğunda Japonya’ya ilişkin eli yüzü düzgün bilgileri bulmanız da mümkün. Göz atmakta fayda var.
Ben yavaştan kaçayım. Umarım bir gün şu blog sahibinin yolu Japonya’ya düşer, dualarınızı eksik etmeyin dostlar. Kitaptan alıntılarla sizleri başbaşa bırakırken elvadamı çakayım. Görüşmek üzere. Sevgiyle, sağlıcakla kalın :)
Kiraz Çiçeği Sevdası (Sevdamız)
“İlkbahar, dünyadaki hemen her kültürde doğanın uyanışı, hayatın başlangıcı ile özdeşleştirilir. Japonya’da da durum farklı değildir. Ancak, ilkbaharın en önemli sembollerinden olan kiraz çiçekleri, yani sakura, doğanın uyanışından çok, bu uyanışın  geçiciliğini, kısa süreli oluşunu simgeler. Ömürleri yaklaşık bir hafta olan ve o hafta boyunca ülkeyi cennet bahçesine çeviren sakuraları görmek ve resmini çekmek için tüm halk sokaklara dökülür ve kitlesel bir çiçek nümayişi yaşanır.” (Sayfa 125)

Şinto Tapınağı-Türbe Benzerliği
“Üniversiteyi kazanma, iş bulma, eş bulma ve benzeri durumlar için Şinto tapınağının yolu tutulur, dilekler dilenir, bizim türbe adetlerine benzer şekilde çaputlar bağlanır, uğur getiren eşyalar alınır. Küçük tahta tabletlerin üzerine dilekler yazılarak tapınak bahçesi içinde bir ağaca veya dilek vestiyerlerine asılır.”(Sayfa 141)
Japonsal Sanatlar (Japonsal Sanatları Neden Seviyorum ?)
“Japonya’da bulunduğum süre içinde, Japonya’ya özgü ne kadar çok sanat ve hobi dalı bulunduğuna hayret etmiştim. Japonlar çay içmekten çiçek düzenlemeye kadar bir çok alanda kendi ekollerini geliştirmişler ve tüm dünyada hayranlık uyandırmayı başarmışlar. El attıkları her alanda akıl almaz detaylarla bezenmiş estetik ve felsefi ritüeller yaratsalar da tüm Japon sanatlarının ortak paydası sade ve mütevazi bir zarafet olmuştur.” (Sayfa 175)
“…Japon sanatlarında asimetri simetriye, doğallık mükemmelliğe, her şeyin geçici olduğu hissi ölümsüzlüğe, alçakgönüllü bir sadelik şımarık bir gösterişe tercih edilir.” (Sayfa 175)
Bir de internette bulduğum şu karikatüre çok güldüm :)

P.S:  1- Japon Yapmış, Çınar Yayınlarından çıkmış olup benim okumuş olduğum Aralık 2010 tarihli ikinci baskısıdır. Ayrıca kitabı idefix’den e-kitap olarak da edinmeniz de mümkün.
        2-Onur Ataoğlu’nun bloğu:  http://onurataoglu.blogspot.com/
        (Üstadın müzik zevkine de diyecek söz yok, belirtmeden geçemeyeceğim)                       

nereden başlamalı, nasıl anlatmalı yıl olmuş 2012...

Evet sonunda karşınızdayım. Uzun bir ara oldu, sevgili dostlar farkındayım. Bu arayı kapatmak için çaba göstereceğim diyeceğim ama bunlar hep havada kalıyor. Yıl olmuş 2012 ama ben halen miskin bir kediyim. Neyse o nedenle tutamayacağım sözler vermeyeceğim.


2011… Hayatıma şöyle bir baktığımda 2011’i zorluklarıyla hatırlayacağım. Mücadele içinde geçen bir yıl oldu, yorucu, yıpratıcı ve çoğu zaman da üzücü. Bir de masumiyetin giderek kaybolduğu bir yıl… Olmayan ülkenin peter pan’i olmaya çabalamanın boşuna olduğunu anladım bu yıl. Çünkü sen ne kadar iyi olsan da karşındaki senden o iyiliği esirgiyor. Zaten dememişler miydi dünya adaletsiz bir yer diye… Ben bu yaşımda anladım işte. 2011’in parçalı bulutlu havası içerisinde gülüp eğlendiğimiz anlar da olmadı değil. Özellikle dostlarla geçirilen anlar, kah Tunalı kah Ortaköy… Bir orada bir buradaydık ama en önemlisi ihtiyaç duyulduğunda birbirimizin yanı başındaydık.


2011’in çetin şartları altında Maya Kehanetlerinin canı cehenneme diyerek 2012’nin gelmesini iple çektim, itiraf etmek gerekirse. Geçen yılın hengamesinden canı feci yanmış birisi olarak yeni yılı huzurlu karşılamak istedim. Gerçi ilk başlarda kendimi sokaklara atıp vur patlasın çal oynasın şeklinde yeni yıla girme planları yapsam da 2011’in baş döndüren hızından yorulduğumu, 2012’nden huzur ve dinginlik istediğimi fark ettim. Çünkü bu iki bileşenin sağlığı, başarıyı eh artık fazla bir ümidim olmasa da sevgiyi de beraberinde getirdiğini anladım. O nedenle 2012’yi evimde dostlarla birlikte süslenmiş yeni yıl ağacımın dibinde öncesinde güzel bir film sonrasında güzel bir kitap okuyarak girdim. Sonrasında ise güzel müzikler…

Sanırım yeni yıla nasıl girersen öyle geçer lafı doğru. Nazar değmesin 2012’in ilk sekiz günü huzurlu bir şekilde geçti. Yağmurlu havalar, eşlik eden çay kahve, güzel müzikler ve gelecekle ilgili planlar… Aslında anlaştık seninle 2012, fazla bir beklentimiz yok karşılıklı olarak birbirimizden, sadece başladığımız işleri tamamlamak hepsi bu, bir de arada sırada şu gezgin ruhlu takipçine ufak tefek seyahatler sunsan hiç fena olmaz. Neyse uzun lafın kısası hoş geldin 2012, umarım iyi bir yıl olursun herkes için

Bu arada 2012’in güzel hediyelerini de sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Aşağıdaki güzellikler baykuş gözüyle bloğunun sahibesi Nathalie’den :) Çikolatayı yemeye kıyamadım, bozulana kadar saklamayı düşünüyorum. Fikret Mualla ise en sevdiğim ressamlardan biri böyle bir kart hediye almış olmak beni çok mutlu etti.


Gelelim ikinci sürpriz hediyelere. Kadim dostum ve aynı zamanda kuğuların limanı bloğunun sahibesi Lebethron geleneksel yeni yıl ağacı süsleme etkinliğine yarım saatlik bir rötarla katılmış olsa da kokulu mumlarıyla bir kez daha kendisi affettirmeyi becerdi :) Bu mumları kullanmak içinse karın yağmasını bekliyorum. Kar yağarken leziz bir kahve ve fonda muhtemelen güzel bir Queen parçasıyla güzel gidecektir.


Evet 2011 böyle bitti, 2012 böyle geldi. Daha önce de dediğim gibi 2012 umarım herkes için iyi bir yıl olur.

From You've Got Mail...


 
Long ago, far away
Life was clear, close your eyes

Remember is a place from long ago
Remember FILLED WITH EVERYTHING YOU KNOW
Remember when you're sad and feelin' down
REMEMBER TURN AROUND

Remember life is just a memory
Remember close your eyes and you can see
Remember think of all that life can be
Remember-

Dream, love is only in a dream, remember -
Remember life is never as it seems. Dream

Long ago, far away
Life was clear, close your eyes

21 Aralık 2011 Çarşamba

toprağın içinde bir kovukta bir hobbit yaşardı...


"Dağlar altında karanlık ve yüce
Kral geldi salonlarına nice!
Son buldu düşmanı, Dehşetin Ejderi,
Ve tüm düşmanları böyle düşüvere.

Mızrak uzun, kılıç keskindir,
Ok hızlı, Kapı kuvvetlidir;
Altını koruyan yürekler cesur;
Cüceler artık boşa acı çekmeyecektir..."

Beklenen fragman bu gün görücüye çıktı. Gördüğüm kadarıyla Peter Jackson yine titiz çalışmış. Ayrıca Martin Freeman'ın Bilbo Baggins rolü için ne kadar isabetli bir seçim olduğunu da gördüm. Filmler tabiki kitapların yerini tutmuyor ama diğer kitap uyarlamaları gibi çarçur olmadığına, olmayacağına seviniyorum.

Şimdi 14.12.2012'ye kadar nasıl beklenir? Bu işte en büyük soru. Eğer The Hobbit'i okumadıysanız bu süre içerisinde okuyabilirsiniz. Eğer benim gibi daha önce okumuşsanız tekrardan okumakta fayda var. İnsan her okuduğunda farklı bir tat alıyor. Benim kaçıncı okuyuşum olacak bilemiyorum ama ; bu diyarların kapısını sonuna kadar açan J.R.R. Tolkien'e bir teşekkür borçlu olduğumu biliyorum

Teşekkürler J.R.R. Tolkien
Hayatımı değiştirdiğin için

18 Aralık 2011 Pazar

the help: change begins with a whisper...

Yılbaşı ağacını süslemeden önce bu filmi paylaşamadan edemedim, gerçi yazım sırasını bekleyen bir adet The Tree Of Life var ama önceliği The Help’e vermek istedim, sanırım pozitif cinsiyet ayrımcılığı yapıyorum. Sadece cinsiyet ayrımcılığı değil, ırkçılığı farklı bir şekilde ele aldığı için de sıralamada bir adım öne çıkardım filmimizi.


Öykümüz 1960’lı yılların başında Mississippi’nin Jackson kasabasında geçiyor. Mississippi, denilince aklıma iki şey geliyor. Birincisi ilkokul’da coğrafya dersinde öğrendiğim A.B.D’nin mühim nehirlerinden biri-adını Kızılderililerin verdiği-, ikincisi ise yıllar yıllar önce çekmeyen bir televizyon başında, gecenin köründe bir sandalyenin başına tüneyip izlediğim Alan Parker’ın etkileyici filmi Mississippi Yanıyor. Film sayesinde Misssissippi’nin sadece nehri ile meşhur olmadığını ırkçı yasalarıyla da ünlü olduğunu öğrenmiş, bu insanlık dışı muamelerin tarihinin çok yakın bir zamanda- nereden baksanız 40 yıl önce- yaşanıyor olması karşısında afallamıştım. İşte bu noktada, Mississippi Yanıyor kadar gerçeklik dozu yüksek, izlenmesi zor bir film olmasa da etkileyicilik açısından oldukça iyi bir film daha geldi: The Help.


Filmimizin baş karakterlerinden Aibileen, Jackson kasabasında yaşayan ve geçimini hizmetçilik yaparak sürdüren Afro-Amerikalı’dır. 14 yaşından beri hizmetçilik yapmaktadır. Kendisine hizmetçi olmak isteyip istemediği sorulmamıştır. Büyük annesi ev kölesi, annesi hizmetçidir, bir nevi kaderidir bu. Ona ten renginden dolayı fazla seçenek bırakılmamıştır. O başkalarının çocuklarına bakarken kendi çocuğu bir başına büyümüştür. Jackson, öykünün geçtiği zaman zarfındaki diğer Amerikan kasabalarından farksızdır. Sokakları adeta Stepford Wives ile doludur. Kadınların tek görevi vardır. Evlenmek, kocalarına ve çocuklarına özen göstermek, hayır organizasyonları düzenlemek, briç ve konken partilerinde vakit öldürmek bir de sahte gülücükler atarak ne kadar mutlu olduklarını göstermektir. Ancak tahmin ettiğiniz üzere olayın iç yüzü hiç de öyle değildir. Afrika’daki aç çocuklar için hayır organizasyonları düzenleyen bu bayanlar aslında birçoğu Afrika’dan koparılmış olan ve aynı kasabayı paylaştıkları insanlara sırf derilerinin rengi yüzünden ikinci sınıf insan muamelesi yapmakta, üzerine titrer gibi göründükleri eşlerinden ve çocuklarından sevgi, şefkat, merhamet gibi en önemli şeyleri esirgemekte, en önemsiz olayları bile kendi aralarında adeta bir sidik yarışına çevirmektedirler.


Bu tablonun sahte olduğunu görenler de yok değildir. Bunlardan biri de Skeeter’dir. Skeeter, evlenip, konken masalarında zamanını tüketen akranlarının aksine üniversiteye gitmiş ve gazetecilik okumuştur. Okulu bitince tekrar kasabasına dönüş yapar. Herkes ondan başarılı bir evlilik yapmasını beklerken (en çok da annesi) o çalışmayı seçer. Üniversiteyi, diploması sadece duvarları süslesin diye okumamıştır. Başarılı bir gazeteci aynı zamanda da yazar olmayı da kafasına koymuştur bir kere. Bunun için ilk adımı da atar. Yerel gazetede iş bulur. İlk işi hayal ettiği gibi değildir- gerçi kimimizin ki öyle değildi- gazetede temizlik işleri hakkında yazacaktır. Ancak Skeeter ve temizlik işleri birbirine oldukça uzak iki kavramdır. Arkadaşlarının zoruyla katıldığı bir briç partisinde arkadaşlarından birinin hizmetçisi olan Aibileen’i gözüne kestirir. Yazıların hazırlanmasında onun desteğini alacaktır. Ancak briç masasında konuşulan sadece Skeeter’ın işi değildir, Skeeter’ın arkadaşları ırkçı düşüncelerini- bir zencinin bir beyaz ile aynı tuvaleti kullanmaması gibi- çekinmeden anlatmaya başlarlar. Skeeter tüm bunlardan hele de bunların o an kendilerine hizmet eden siyahi insanların yüzüne karşı umarsızca söylenmesinden rahatsız olur, rahatsızlığını dile de getirir ancak arkadaşları gülüp geçerler. Ancak o masada bazı düşünceler belirmeye başlar kafasında. O güne kadar hep beyazların bakış açışını dinlemişti, horlanan, ikinci sınıf insan muamelesi gören siyahi insanlara bir söz hakkı bile tanınmamıştı. Kendilerine dadılık yapan bu insanlar acaba beyaz insanları nasıl görüyorlardı, onların anlatacakları yok muydu? Bu düşüncesini bir temizlik işleri köşesinin yazımı sırasında Aibileen’e açar. Aibileen, ilk başlarda işini kaybetme korkusu nedeniyle pek sıcak bakmasa da, yitirdiği oğlu için bir şeyler yapması gerektiğini, cesur olmak zorunda olduğunu görerek Skeeter’a öyküsünü anlatmaya başlar.


Bu anlatıma daha sonra kasabanın baş Stepford Wife’ı Hilly‘nin gazabına uğramış, dik kafalı Minny’de dahil olur. Skeeter yazdıklarını New York’daki bir eleştirmen ile paylaşır. Eleştirmen ise öykü sayısını arttırmasını ister. Öykü sayısının arttırılması demek yeni kişilerin hikayelerini paylaşması demektir. Ancak bu göründüğü gibi kolay değildir. Siyah insanlar korkmaktadır. Aç kalmaktan, sebepsiz yere hırpalanmaktan hatta öldürülmekten korkmaktadır. J. F. Kennedy suikaste kurban gitmiştir, Martin Luther King güçlenmektedir ancak ırkçılıkta diş bilemektedir, değişim rüzgarlarına karşı. İşte tüm bunlar olup biterken konuşmak kolay değildir siyah insanlar için. Ama mücadeleden vazgeçmemeye kararlıdır Aibileen, çünkü en başta oğlu için savaşmaktadır. Onun bu azmi Skeeter’a da ışık olur. Sonunda ise bu öyküler The Help adında, kitapçıların vitrinini süslemeye başlar.

The Help, için küçük bir dalganın oluşturduğu müthiş bir etki diyebiliriz. Belki bu etki sadece bir kasabanın sınırlarıyla çevrelenmiş olsa da, insan zihnindeki hastalıklı düşünceleri silip süpürdüğü için önemi tartışılmaz. Filmde ölen, can çekişen insanlar, uzun ağlama sahneleri yok. Umut var, bazen insanın gözlerini yaşartan umut… Cesaret var, insanın en zayıf olduğu anlarda ayağa kalkmasını ve yorulmak bilmeksizin koşmasını sağlayan cesaret… Ve bir de kimi zaman görmezden geldiğimiz gerçekler. Gerçi günümüzde siyah beyaz ayrımından başka eksenlere kaydı ayrışmalarımız ama bu tip sınıflandırmaların hepsi kötü. Bunun örneklerini görsek de akıllanmıyoruz. Umarım bu film az da olsa işe yarar, hatalarımızı görmemiz için.


Konu bakımından dört başı mamur olan, inanılmaz akıcı bir şekilde kurgulanmış filmimize iyi oyunculukları da eklersek karşınıza çıkan tadın tarifi imkansız oluyor. Ben tüm ekibi çok beğendim. Emma Stone’dan Viola Davis’e, Jessica Stain’den Bryce Dallas Howard’a kadar herkes hakkıyla görevini yerine getirmiş. Haliyle de film ödüllerde adaylıklara oynamaya başladı. Diğer filmlerin büyük bir kısmını henüz izleyemedim ama kadın oyuncularından birinin ya da bir kaçının ödül alması kendi açımdan şaşırtıcı olmayacaktır. Hatta bu cesur filmin ödül almasını canı gönülden istiyorum. Yeri gelmişken filmin müziklerinin de ayrı bir tat bıraktığını da atlamamak gerekir. Son günlerde Oscar and Lucinda’nın soundtrack’i nedeniyle epeyce adını yad ettiğim Thomas Newman’ın elinden çıkmış dönemi, filmin ruhunu anlatan güzel müzikler kulaklarınıza iyi gelecek.

Neyse ben çok konuştum yine. İzninizi isteyeyim ancak; bu filmi imkanınız varsa-özellikle bayansanız-mutlaka görün derim. Ayrıca filmimiz bir kitap uyarlaması (ben yarın kitabın siparişini vereceğim) alıp okumanın çok isabetli bir karar olacağını düşünüyorum. Evet ben gitsem iyi olacak. Daha okumam, çalışmam, anlamam gereken tonla finansal raporlama ve muhasebe standardı var :(


Görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Filmden:
 
"Every day you're not dead in the ground, when you wake up in the morning, you're gonna have to make some decisions. Got to ask yourself this question: "Am I gonna believe all them bad things them fools say about me today?" You hear me today? "Am I gonna believe all them bad things them fools say about me today? You hear me today?" All right? As for your mama, she didn't pick her life. It picked her. But you, you're gonna do something big with yours. You wait and see. "

15 Aralık 2011 Perşembe

isimsiz: istanbul bienalinin ardından...

Çok geç kalmış bir yazı karşınızdaki sevgili dostlar. Kadim dostum sevgili Elly'nin doğum günümde bana yapmış olduğu süprizlerden sadece biri. Gerçi ben bienalin ne kadarını anladım orası bir muamma ama şimdi çektiğim fotoğraflara, okuduğum materyallere bakıyorum da zevk almışım. Sanırım zaman içerisinde modern sanat hakkında daha fazla okuma ve araştırma yaparak bir sonraki bienalin %50'sini anlamayı planlıyorum :) Neyse ben susayım da fotoğraflar konuşsun, bir dahaki bienalde görüşmek üzere.







" 12. İstanbul Bienali, isimsiz, çünkü anlam daima zaman ve mekan içinde değişime uğruyor. Bu dünyayı gerçekten daha iyi bir yer haline getirmek isteyen ve sanatı değişimin katalizörü olarak gören Felix Gonzalez-Torres’in ruhuna uygun olarak, hepinizi 12. İstanbul Bienali’ni keşfetmeye davet ediyoruz." (http://12b.iksv.org/tr/giris.asp?c=2&id=38)




Ve film devam eder...


11 Aralık 2011 Pazar

kabakulak angelic'in dinledikleri...

Başladık bir kere son zamanlarda yaptıklarımızı anlatmaya, serinin devamı da geliyor. (Herkese şimdiden bol sabırlar) Bu sefer ruhun gıdası müzikle devam ediyoruz. İşte son günlerde dalgalanıp durulmaya çalışan haliyeti ruhiyem için seçtiğim menü, bir de siz bakın olmuş mu :

Led Zeppelin:

Her ne kadar bloğun tasarımında bu canlarımı unutarak tarihin en büyük eşekliklerinden birine imza atmış olsam da kendilerine kötü laf ettirmeyeceğim yegane gruplardandır. Bir kere yaptıkları müzik yıllar geçse de halen ilk günkü tazeliğini koruyorsa önlerinde saygıyla eğilmek gerek. Ancak konu Led Zeppelin olunca bu iltifatlar bile yetersiz kalıyor. Şarkı sözlerini mi desem o daha önce eşi benzeri yapılmamış dahi melodileri mi desem bilemedim. Şu birbirinden çok farklı olan ve tüm hafta boyunca kulaklarıma ziyafet çektiren dört parça yardımcı olabilir belki:

- Kashmir
- All of my Love
- Immigrant Song
- Stairway to Heaven

Led Zeppelin sevgimi ise yukarıdaki videodaki gibi tanımlayabiliriz :)

Ayrıca söylemesem çatlarım Robert Plant kadar taşı yok. O nasıl bir karizmadır, üstüne bir de ses. Sürekli hatunların çirkinliğinden dem vuran kendisini dev aynasında gören bazı yurdum erkeklerine Robert Plant’in gençlik haline bir bakın da konuşun demek istiyorum.

Queen:

Her daim dinlediğim, demirbaş gruplarımdandır. Yani ıssız bir adaya düşsem yanıma mutlaka bir Queen albümü alırım. Son günlerde ise Queen extravaganza yarışması nedeniyle ilgimiz alakamız daha da bir arttı. Tabi kimse Freddie’ciğimin yerini tutamaz ama bu yeni seçtikleri Marc Martel’de fena söylemiyor doğrusu. Bu aralar taktığım Queen şaheserleri ise:

-I want to break free
-Under pressure
-Somebody to Love


Marc Martel’in Somebody to Love yorumu, kararı sizlere bırakıyorum.

Almost Famous Soundtrack:

İçinde olmak istediğim filmler sırasında baş köşededir Almost Famous. Benim için yeri çok ayrıdır. Hiç yaşamadığım bir hayat olabilir anlatılan ama içerisinde kendimden çok parça bulurum nedense. Müzik ve yolla ilgili yapılmış en iyi filmdir gözümde. Tabi bu güzelliğin ortaya çıkmasında olağanüstü soundtrack’nin de etkisi var. Soundtrack’deki her parça ayrı  bir güzeldir ama bu film  tek kelimeyle hep bir ağızdan söylenen“ tiny dancer” dir. Bir kez daha dinleyelim o zaman:


Across The Universe Soundtrack:

Benim çok geç keşfettiğim bir film Across the Universe. Bir Beatles hayranı olarak nasıl atladığım muamma ama o dönemler işe uyum nedeniyle yaşadığım travma ayrıca filmin Türkçe'ye Seni İstiyorum (evet yanlış duymadınız) şeklinde çevrilmiş olması göz önüne alındığında olabilir diyorum. Neyse geç oldu ama güç olmadı. 33 adet Beatles şarkısıyla anlatılan bir öykü desem zaten başka bir şey söylememe gerek kalmaz sevgili blog. Şu aralar yeni adımlar atmaktan birazcık korkan benim içinse Hey Jude ilaç gibi geldi.


Hey Jude, don’t be afraid...

Benden bu kadar… Müziğiniz baş ucunuzdan hiç eksik olmasın. İyi geceler.

sayıların dili (ziyaretçiler)

Mekan Sahibi Der ki

Eğer bu blogdaki yazıları, fotoğrafları kısacası tüm ıvır zıvırı aklınıza eser de bir gün başka yerlerde kullanmak isterseniz kaynak göstermenizi rica eder.

ara beni boya beni

Yükleniyor...