Bu gece bana uyku yok sevgili dostlar. Tüm biriktirdiklerimi dökmem gerekiyor. Biliyorsunuz sonrasında kalıyor. Önümüzde oscar ödülleri töreni varken onbir senedir yaptığım gibi aday filmlerin tümünü izlemeye gayret ediyor, üç aşağı beş yukarı tahminlerde bulunuyor, kah sonuçlara üzülüyor kah seviniyorum. Başkaları bu işi fuzuli bulabilir ama benim için sinema ve söz konusu oscar ödül töreni olunca akan sular durur. Neyse lafı fazla uzatmadan bu senenin güçlü adaylarından olan the Descendants'a gelelim.
Şimdi söyleyeceklerim size deli saçmalaması olarak gelebilir ama izlediğim filmler ile içinde bulunduğum ruh hali arasında pozitif bir korelasyon var. Yani açıklamak gerekirse hem ruh halime göre bilinçli olarak film seçiyorum hem de ruh halim bilinçli olarak bana izlemem gereken filmleri seçiyor. (Sevgili Freud kurmuş olduğum bu cümle karşısında ne derdi merak ediyorum doğrusu ???) İşte haliyeti ruhiyemin bana son oyunu the Descendants'dır. Muhtemelen bu filmi geçen cumartesi değil de başka bir gün izleseydim bu kadar beğenmeyecektim. Şimdiden söyleyeyim bu nedenle bu film için tarafsız yorumlar yapamayacağım.
The Descendants, bu senenin diğer adayları gibi mütevazi bir film. Filmin yönetmeni Alexander Payne olunca bu kaçınılmaz oluyor. Bağımsız sinemanın en tanınmış yönetmenlerinden olan Payne bu defada sıradan insanların aslında hiç de sıradan olmayan öykülerini yalın ve samimi bir dille anlatıyor. Önce çaresiz bir şekilde yedek ebeveyn olduğunu itiraf eden Matt King (George Clooney) takılıyor kameraya. İşlerinin içinde boğulmuştur, çevresinde olup bitenlerden habersizdir. Küçük kızı Scottie'nin (Amara Miller) nelerden hoşlandığını bilmemektedir ya da büyük kızı Alex'in ( Shailene Woodley) okuduğu yatılı okulun adını. Çünkü bunları onun yerine eşi takip etmiştir, üç aydır konuşmadığı ancak aynı çatıyı paylaştığı eşi. Ancak bir gün o ideal cam fanus tuzla buz olur. Matt King'in eşi Elizabeth bir tekne kazası geçirir ve bitkisel hayata mahkum olur. Matt bir yandan eşinin tekrardan hayata tutunmasını beklerken bir yandan da gerçek anlamda ebeveyn olmanın mücadelesini vermeye başlar. Alex'i okulundan alır ve hep birlikte evlerine dönerler. Geçen yıllar neticesinde aralarına kalın duvarlar örmüş olan baba kız zor da olsa bu duvarları yıkmaya başlarlar. Matt hayatının hiç de göründüğü gibi olmadığını anlar. Merkezi O olmayan bir yaşam yanından akıp geçmiştir. O ise bazen bilinçli bazense bilinçsiz bir körlüğü tercih etmiştir. Gerçekler su yüzüne çıktıkça Matt'in bulanık kafası netleşmeye başlar. Hazmetmesi kolay değildir ama kalkıp yürümesi gerekmektedir, kızları için, kendi için bir de çok sevdiği ataları için. Hawai'nin toprak zenginlerinden olan King ailesi bu acılı süreç içerisinde bir de mal mülk satışı ile ilgilenmektedir. Para mı yoksa doğa mı ikilemi içerisindedirler. Bu da karar verilmesi gereken bir diğer konudur.
Kısacası the Descendants için hayata ilişkin bir yön bulma, kendini bulma filmi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir farkındalık, artık görüyorum demek, görüyorum ve bundan sonra böyle yapacağım demek. Belki ilk başta öfkelenmek, kin beslemek, intikam ateşini hissetmek ama sonra bunların boş olduğunu anlamak sadece üzerini çizgiyle çekmek, arkaya bir daha dönüp bakmamak, geleceğe doğru yol almak... Tabi herkesin filmden çıkaracağı anlam farklı olacaktır ama benim için budur. Ve muhtemelen ileride bu filmi bana yardımı dokunmuş bir dost şeklinde hatırlayacağım. Bu dostluğu sağlayanın güzel senaryonun yanısıra duru oyunculuklar olduğunu da belirtmeden edemiyeceğim. Sizi bilmem ama ben bu filmde diğer performanslarını ikiye hatta üçe katlayan bir George Clooney izledim. Matt King sıradan görünmesine rağmen öylesine vurucu bir karakter olmuş ki, sözleri, koşması, beklemesi ama en çok gözünden aşağı süzülen çaresizliğini dile getiren yaşları insanın yüreğine işliyor. Keza kızlarını oynayan oyuncular da çok başarılı. Özellikle de Alex rolündeki Shailene Woodley. Bu adı bir yere not edin çünkü ilerleyen senelerde sıklıkla duyacaksınız. Havuz sahnesindeki çaresiz çığlıkları unutulur gibi değil. Film içerisinde yine daha çok bağımsız filmler de görmeye alıştığımız tanıdık yüzler ortaya çıkıyor. Mesela Alan Arkin. Kendisini görür görmez ağzım kulaklarıma vardı. Sanırım o küçük Little Miss Sunshine etkisi halen devam ediyor, bilemiyorum işte :)
Uzadıkça uzar bu yazı ama burada noktayı koysam iyi edeceğim. Eğer imkanınız varsa bu filmi izleyin derim. Düşünmek için, hayata yeniden dört elle sarılmak için. Bir de geçen yılın son kez muhasebesini yapmak için.
2011 biliyorum sevinçlerden çok acılar yaşattın ama tüm bu olumsuzluklar için de bizlere harika filmler armağan ettin. Bu senenin ödül törenlerinin sönük geçeceğini söyleyenlere inat ileride sinema açısından güzel bir yıl olarak anılacağını biliyorum. Haydi bakalım, o zaman izlemeye devam.
Görüşmek üzere. Bol sinemalı günler ;)










































